Röportajlar

Sinem Akkuş İle ‘Reggio Emilia Eğitim Sistemi’ Üzerine Bir Söyleşi

12 Mart 2017
Paylaşım
0
Yorum
0
Tuğba Başyiğit Babaoğlu
dinamikanne
[TÜM YAZILARI]
Üç kere yeniden doğdum ben diyor. Ciğeri sönüp 20 gün boyunca acılı bir hastane sürecinin ardından ölüme çelme taktıktan sonra hayata bakış açısı değişiyor. Daha mutlu, anın tadını çıkaran bir Tuğba'y...
[DEVAMINI OKU]

Anne baba olduk, peki bitti mi? Hayır! Bu çocuk nasıl büyüyecek?

Onlarca eğitim metodu var.

Peki, çocuğunuzun nasıl büyümesini tercih edersiniz? Siz nasıl büyüdünüz?

Olmadığınız şeyi çocuklara oldurmaya çalışarak proje çocuklar yetiştirmeyin. “Önce siz yapın, sonra onlar peşinizden gelir.” diyenlerdenim ben…

Farklı yaklaşımları incelemeyi, öğrenmeyi ve paylaşmayı severim. Önce kendim öğrenir, kendim dönüşürüm; sonra çocuğum benden görerek yapar.

Reggio Emilia eğitim sistemi ile ilgili merak ettiklerimi alternatif eğitim sisteminde bir okulun, Özel Flora Anaokulu’nun, kurucusu ve eğitimci Sinem Akkuş’a sordum. Buyurunuz…

 

Özel Flora Anaokulu

 

Reggio Emilia eğitim modelinin tarihi ve çıkış noktası nedir?

Reggio Emilia eğitim modelinin temelleri; İkinci Dünya Savaşı sonrası, 1945 yılında öğretmen (daha sonra psikoloji eğitimi de alarak psikolog unvanını almıştır) Loris Malaguzzi önderliğinde, İtalya’nın kuzeyinde Reggio Emilia Bölgesi’ndeki Villa Cella köyünde yaşayan köylülerin küçük çocuklar için bir okul inşa etmeleriyle atılır.

Malaguzzi bu eğitim sisteminin temellerini, devletin çocukların farklılıklarını yok sayan ve hoşgörüsüz eğitim yaklaşımına karşı, “çocuklarla ilgili şeylerin yalnız çocuklardan öğrenilebileceği” fikri ile atmıştır. Öğretmenliği bırakıp inandığı bu yolda hareketine devam eden Malaguzzi ve arkadaşları önderliğinde, tamamı ebeveynler tarafından kurulan ve işletilen bu okullar, 1968 yılında İtalyan hükümetinin de desteğiyle günümüze kadar taşınmıştır.

 

Reggio Emilia yaklaşımının temelleri neye dayanır?

Bu yaklaşım, çocukların doğuştan sosyal, meraklı ve zeka dolu olduğunu kabul eder. Çocuklardan aile-toplum-öğretmen-çevre dörtlüsündeki ilişkilerini harekete geçirmeleri beklenir ve eğitim modeli tamamen onların bu yönde desteklenmesi temeline dayanır.

Büyüme sürecinde olan çocukların gelişimini engelleyen bir “duvar” olduğu düşünülür. Bahsi geçen duvar, çocukların anlaması için oldukça zor olan, yetişkinler tarafından kabul edilerek geçerliliğini yitirmiş davranış kalıpları ve güncelliğini kaybetmiş geleneksel eğitim metotlarıdır. Bu eğitim modeli içinde, çocuğun içinde yaşadığı toplumun kültürel değerlerini ve rollerini öğrenmesi için desteklenmesi ve gelişimini engelleyen bu duvarı aşmayı başarması istenir.

En temel özelliklerinden biri de, çocuklara somut yaşantılar sunmasıdır. Çocuklar akranları ile araştırma, üretme ve hipotezlerini test etme sürecinden geçer. Bu görüşte, çocukların resim çizerek, heykel yaparak ya da dramatik oyunlar oynayarak, şarkı söyleyerek somut yaşantılarını sembolik ifadelere dönüştürdükleri yollara “çocuğun yüz dili” adı verilmektedir.

 

 

Olmazsa olmazları nelerdir?

Yaparak ve yaşayarak öğrenme temelli olmalıdır. Öğretmen yol gösteren değil, çocukla birlikte yol alan ve keşfedendir.

Eğitim programı oldukça esnek ve çocuğa göredir. Çocukların somut yaşantılar sonucu verdikleri tepkiler ve cevaplar öğretmenleri tarafından not edilerek belgelendirilir (Anekdot yöntemi). Akran öğretisi ve yetişkin etkileşimi en temel ilkelerinden olduğundan, yetişkinler ve çocukların etkileşimini sağlayan “Piazza” denilen alanlar bulunmaktadır.

Okul-Aile işbirliği en ayırt edici ve olmazsa olmazlarındandır. Sanat ve estetik ön plandadır. Çocuklar projeler ve çalışmalar için küçük gruplara ayrılır. Yaratıcılık üst düzeyde desteklenir. Sadece çocukların proje ve çalışmaları okul duvarlarını süsler. Ödül-ceza yöntemi yoktur. İletişim oldukça ön plandadır. Okul ahşap, doğal ve geri dönüşüm materyalleri ile donanımlıdır.

Çocukların doğa ile iç içe olacakları fiziksel özellikler sağlanmalıdır. Doğa bir iletişim aracı olarak kabul edilir. Okulda çocukların kendilerini keşfedecekleri çeşitli aynalar bulunmaktadır. Açık raf sistemlerinde çocuklara materyallerin sunulduğu atölyeler bulunmaktadır. Bu eğitim modelinde yetişen çocuklar, yaratıcılığı desteklenen, engellenmeyen, araştıran, sorgulayan, keşfeden mutlu çocuklardır.

 

Bu sistemde çocuklar nasıl öğrenir?

Aslında bu noktanın ülkemizdeki eğitim sisteminden oldukça farklı olduğu gözlemlenmektedir. Çünkü bu sistemde en hızlı ve kolay öğrenmenin gerçekleştiği disiplinler arası geçiş ve sarmal eğitim uygulaması vardır. Bu ne demektir? Hepimiz okullarımızdan hatırlarız; Türkçe dersinde sıfatlar konusunu işlerken, Matematikte toplama-çıkarma, Fen Bilimleri dersinde ise fotosentez gibi birbirinden bağımsız konular işleriz.

Bu sistemde çocuklarda öğretmen “merak” duygusunu her zaman canlı tutarak onları araştırma ve sorgulamaya yönlendirir. Projeler, üniteler her zaman birbiri ile ilişkilidir. Örneğin Doğa ve Fen’de bahçede bitki avına çıkan çocuklar, bilim atölyesinde onları ışıklı masada incelerken sanat atölyesinde bir bitkiyi resmedebilir. Matematikte bitki tohumlarından örüntü çalışabilirken okuma yazmaya hazırlıkta kendi ismiyle bilim sınıfından incelediği bitkinin adının nasıl yazıldığını ince kum üzerinde çalışabilir. Bu sistemle hem eğlenir hem öğrenir.

İşlenecek tema ise yine öğrenciye ve onun hazır olup olmadığına göre belirlenir. “Her çocuk özeldir” düşüncesinden hareketle, her birinin ayrı öğrenme ihtiyacı göz önünde bulundurularak günlük ve haftalık olarak öğretmenler tarafından, öğrencilerle iş birliği içinde hazırlanır. Buradan hareketle, tema başlıkları aynı olsa dahi değişen öğrencilere göre çalışılan atölyeler farklı olacaktır ve her öğrencinin temaya katkısı olacağından, farklı somut yaşantı çıktıları elde edilecektir.

 

 

Öğretmen sürecin ne kadar içindedir ve nasıl konumlanır?

Reggio Emilia yaklaşımının en önemli özelliği öğretmenin de öğrenen olarak algılanmasıdır. Öğretmen her çocuğun kendine yetecek biçimde hareket etmesi ve bilgiyi yapılandırması için ortam ve imkan sağlamaktadır. Çeşitli problem durumları yaratarak çocuklara sorular yöneltir. Bu sayede onların kendi çözüm yollarını keşfetmelerini, hipotezlerini oluşturmalarını ve bunun doğruluğunu araştırmalarını sağlar. Öğretmen, çocuklarla birlikte keşfeder. Onların öğrenme süreçlerine şahit olur ve çok iyi gözlemler. Tepki ve söylemlerini, ifade biçimlerini not alır. Bu topladığı notlar sonraki öğrenme yaşantılarına ışık tutacaktır. Öğretmen yol gösteren değildir, öğrencinin bilgiye ulaşmasına destek olandır, teşvik eden ve uygun ortamı sağlayandır. Öğrenci ile iş birliği içinde olup onları dinleyen, saygı duyan ve bilen olarak kabul edendir.

 

Türkiye’de ilköğretim sürecini uygulayan okullar var mı? Yoksa sadece anaokulunda mı bu eğitim alınabilir?

Aslında bu sorunun cevabını iki başlıkta verebiliriz. Bu sistemin işleyebilmesi için öğretmenin tutumu oldukça önemlidir. Diğer sorularda cevapladığımız gibi, bu sistemde alışılagelmiş öğretmen profilinin dışında, öğretmen her şeyi bilen ve öğreten değil, çocukla birlikte öğrenip keşfeden ve çocukları yönlendirip sınırlamayandır.

Bu doğrultuda Türkiye’de yetiştirilen öğretmenlerin Reggio Emilia gibi alternatif eğitim modeli konusunda yeterli eğitimi alamıyor oluşları, sistemin uygulanabilirliğine ket vurmaktadır. Bu sistemde var olan okullarda, hizmet içi öğretmen eğitimlerinin uzman kişiler tarafından verilmesi gerekmektedir. Ancak bu uzman eğitim bilimciler, yurt dışından gelmektedir ve bu koşulları sağlamak kurum sahipleri için masraflı ve zorlayıcı olmaktadır. Diğer bir açıdan ise Türkiye’de yapıların betonarme olması, yeterli yeşil alan ve bahçenin olmayışı, Reggio Emilia Eğitim Modelinin uygulanabilirliğini fiziksel açıdan oldukça kısıtlayan bir durumdur.

Türkiye’de birçok okulun yaptığı hatalardan birisi önce binayı tutmak daha sonra eğitim modelini benimsemek olmuştur. Ancak bir eğitim modeli sadece yapılan ünite planlamasından ibaret değildir. Tamamen o eğitim modelini uygulayabilmeniz için gerekli fiziksel şartları da sağlamanız gerekmektedir. Bu sistemle ilgili küçük bir detay verecek olursak, sınıf zeminlerinin de ahşap olması gerekmektedir. Okulların Türkiye’de büyük çoğunluğunun betonarme olması ya da çocuklara doğa ile iç içe olacakları bir ortam sağlayamıyor olması maalesef yüzde yüz Reggio Emilia eğitim ortamının sağlanamadığı sonucunu doğurmaktadır. Henüz literatüre geçmiş, gerek bu sebeplerden gerek ise Türkiye’de var olan TEOG sınav gerçeğinden ötürü bu sistemi uygulayabilen bir ilkokul yoktur.

 

 

Türkiye’de böyle bir okul açmak için girişimcilerin hangi fiziksel şartları yerine getirmesi gerekiyor?

Öncelikle çocukların bitkiler, hayvanlar ve toprakla, kısacası doğa ile iç içe olabilecekleri, onu keşfedebilecekleri bir bahçeye sahip oldukları okullarda olmaları gereklidir. Ahşap binalar bu eğitim sistemi için biçilmiş kaftandır. Bizim tercihimiz bu sebeple büyük bir bahçesi olan, ikiz ahşap köşk olmuştur. Piazza için sınıfların ortak kullanım alanlarına açılıyor olması gerekmektedir. Çocukların rahat hareket edip çalışabilecekleri, açık raf sistemli çeşitli atölyeler sunulmalıdır. Çekmeceler ve raflar bulunmamalıdır. Tüm materyaller çocukların ulaşabileceği şekilde açık ya da şeffaf kutularda bulunmalıdır. Ahşap ağırlıklı oyuncaklar ve doğal materyaller bulunmalıdır (taş, tahta, kum, yaprak gibi). Ahşap bloklar, okuma köşeleri, küçük grup çalışmaları için istasyonlar, aynalar, tepegöz, ışıklı masa, atölyeler ve istasyonlar ilk akla gelenler.

 

Peki, dünyada bu sistemi uygulayan ilköğretim örnekleri var mı?

Evet, oldukça fazla. Reggio Emilia Eğitim Modeli dünya genelinde okul öncesi ve ilköğretim düzeyinde uygulanabilen bir eğitim modelidir.

 

1945 yılında ilk adımları atılmış olan Reggio Emilia eğitim modelinin, günümüz bilgi çağında, dünyada oldukça tercih edilen bir eğitim modeli olmasını nasıl yorumluyorsunuz?

Bu sistemde yetişmiş bir çocuk için bu yaklaşım onun yaşam tarzı halini alır. Bu eğitim modelinin bireye kazandırdığı şey, hayat boyu devam edecek olan öğrenme serüveninin anahtarının kendisine teslim ediliyor oluşudur. Sistemin keskin sınırları olmadığı gibi, değişen zamana, toplumların beklenti ve ihtiyaçlarına, içinde bulunduğu kültüre göre şekil alabildiği, çocukların içinde bulundukları problemleri kendi yöntemleri ile çözmeye olanak tanıdığı için çocuğa göre şekillenir. Bu sebeple yerin ya da zamanın sistem üzerinde etkisi yoktur.

 

 

Bu eğitim modelini diğer eğitim modellerinden ayıran özellikler nelerdir?

Sanat ve estetiğin ön planda olması, anlık hazırlanan programlar ve anekdotlar, projelerin yapılması, okul-aile işbirliğinin büyük rol oynaması, çocuğu bilgi sahibi bireyler olarak, öğretmeni ise çocuk ile birlikte keşfeden öğrenen olarak kabul etmesi en temel farklarıdır.

 

Bu eğitim modeli yalnız okul ile mi mümkün? Yoksa kişiler bu eğitimi okuyarak evde de kendileri uygulayabilirler mi?

Bu sistemde “çevre” en büyük öğreticidir. Burada bahsedilen çevre ilkesi; akranlar, aile, öğretmenler ve yetişkinlerle olan etkileşimdir. Sosyalleşmenin gerçekleşebilmesi için okul ortamında öğrenme sağlanmalıdır. Ev ortamında bu sağlanamayacağından sonuç alınamayacaktır.

 

 

Reggio okuluna giden bir çocukta gözlemlenen temel davranışlar nelerdir?

Reggio okuluna giden bir öğrencinin, iletişim becerileri ve sorumluluk bilinci gelişmiştir, grup çalışmasına yatkındır. Toplumda gerektiğinde iş bölümü yapıp toplum yararına üzerine düşen sorumluluğu yerine getirebilir. Araştıran, sorgulayan, merak edendir. Analiz-sentez yeteneği gelişmiştir. Büyüklerini örnek alır, küçüklerine örnek olur. Bitkilerle, hayvanlarla iç içe olduğu için merhametlidir, doğanın dengesini bozmamaya özen gösterirken gelişimine de katkı sağlar. Kendi problemlerinin üstesinden önce kendi gelmeye çalışır. Engellenmediği için yaratıcı ve mutludur. Dil, din, ırk, cinsiyet ayrımı yapmaksızın herkesi kabul eder, sevgi ve saygı duyar. İçinde bulunduğu toplumun kültürünü tanır, gelecekte topluma faydalı bireyler olarak yetiştirilmektedir.

 

Sizin de İstanbul’da kurucusu olduğunuz bir Reggio anaokulu var. Özellikle eğitim modeli olarak bu sistemi tercih etmenizin bir sebebi var mı?

Elbette. Eskiden bildiğiniz gibi ülkemizde öğretmen yetiştiren Köy Enstitüleri vardı. Bu okullar köylüler ve öğrenciler tarafından inşa edilir, yatılı olan bu okullarda okuyan öğretmen adayları dönüşümlü iş bölümleri ile tarım, hayvancılık, dikiş, nakış gibi her türlü işlerini kendileri yapar, temel derslerini alır, bunların yanında da en az bir enstrüman çalar ve bol bol kitap okurlardı. Buradan mezun olan öğretmenler, gittikleri köylerde sadece çocuklara değil tüm köylülere doğru tarımdan hayvancılığa, çocuk bakımından okuma yazmaya kadar her yönüyle eğitim vererek, toplumun gelişmesinde önemli rol oynarlardı.

Ben bu sistemin hayranı ve sistemde yetişen bireylerin her alanda kalkınmaya katkısı olacak öncü bireyler olacağına emin, Kız Öğretmen Lisesi mezunu bir öğretmenim. Az önce cevapladığım gibi Reggio okullarının da ortaya çıkışı bu şekildedir ve sistem olarak da birçok benzerlik içermektedirler.

Bizim okulumuzda çocuklarımız kendi domates salatalık gibi sebzelerini diker, ürünlerini toplar. Tavuk ve kazları besler, yumurtalarını toplar ve bu ürünleri tüketirler. Erişte, kuskus, tarhana gibi yiyecekleri köyden gelir. Atalarımızın da söylediği gibi; biz çocuklarımıza balık yemeği değil balık tutmayı öğretiyoruz. Onlara verebileceğimiz en değerli hazinenin bu olduğuna inanıyorum. Bu inancım doğrultusunda, Reggio Emilia Anaokulunu İstanbul’da, Amerikalı eğitim bilimci Dr. Gloria Kauffman’ın da desteği ile hayata geçirdik. Türkiye’de daha fazla Reggio Okulları görmek ümidi ile…